bilimkurgu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
bilimkurgu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Ekim 2015 Pazar

Kitap Yorumu - Mülksüzler



Mülksüzler
Ursula K. Le Guin
Metis Yayınları
355 Sayfa
Çeviri: Levent Mollamustafaoğlu





“Hayır kardeşim, aklım başımda. İnsanı delirten, gerçeğin dışında yaşamaya çalışmak oluyor. Gerçek dehşet verici. İnsanı öldürebilir. Yeterince zamanı olursa kesinlikle öldürür. Gerçek acıdır -bunu sen söylemiştin!- Ama insanı delirten yalanlar, gerçekten kaçışlar. Kendini öldürmek istemene neden olan o yalanlar…”
scifi-cityscape-by-darink-wideMülksüzler, Le Guin’in bilim-kurgu olarak tanımlandığı fakat bunun eksik bir tanımlama olacağı kitaptır. Mülksüzler daha çok bilim-kurgu ögeleri kullanılarak yazılan sağlam bir roman, neredeyse bir başyapıt. Şöyle ki; bambaşka bir evrende Urras ve Anarres olmak üzere -birbiri etrafında dönen, neredeyse ay ve dünya gibi- iki gezegende geçiyor. Bir benzetme yapılacak olursa Urras daha çok dünyaya benziyor; denizler, nehirler, hayvanlar, bitkiler ve üzerinde bulunanların zenginliği açısından. Anarres ise daha ziyade kurak bir gezegen, henüz yapısından dolayı evrimleşememiş, yalnızca gelişmiş deniz canlıları ve birkaç kara canlısından ibaret, yine de yaşanabilir bir gezegen. 150 yıl önce kendilerine Odocu diyen bir grup anarşist bu kurak gezegene göç etmiş ve uzak durmak istedikleri kapitalist Urras’ı geride bırakmışlar, arada bir gelen yük gemileri dışında birbirleriyle iletişimi kesmişler. Ve işte bu noktada uzun aradan sonra iki dünyayı birbirine bağlamayı hedefleyen Anarresli bilim adamı Shevek devreye giriyor.
12038109_534561833360473_2230567290756132513_nHikaye Shevek’in Urras’a gittikten sonra ve önceki kısımları olarak ikiye ayrılıyor. Ana gidişatın bazı kısımlarında geriye dönüşler yapılıyor. Ve başyapıt denmesinin sebebi olarak kitap sadece arkasında yazdığı gibi anarşizmden bahsetmiyor. Kitap anarşimzden besleniyor, kapitalizm, bireyselcilik, feminizim, devlet, aile, din, sahip olmak, zaman teoremleri gibi o kadar çok konuyu temele alıyor ki zaten kitaba ütopik bilim-kurgu diyerek geçmeniz imkansız. Mülkiyetin, Urraslı kapitalist sistemin vurguladığı gibi özgürlüğe değil bir hapishaneye giden yol olduğunu ifade ediyor kitabında; “Hiçbir şeyiniz yok. Hiçbir şeye sahip değilsiniz. Hiçbir şey sizin malınız değil. Özgürsünüz. Sahip olduğunuz tek şey ne olduğunuz ve ne verdiğinizdir.”
Odo’nun, olayları başlatanın, bir kadın olması da şüphesiz Le Guin’in feminizme yaptığı vurguya örnek gösterilebilir. Ayrıca kitapta dünyaların yaşamını ve yaşayanları betimlerken, hiç sıkmıyor. Karakterini yavaş yavaş şekillendiriyor, romanla birlikte Shevek de gelişiyor. Aynı zamanda ne kadar farklı olsa da, geldiği dünyada her şeye sahip olan insanların yaşamlarının güzelliğini, ancak kendi tanımıyla hediye paketinden farklı olmadığını anlatıyor. Yavaş yavaş sindirilerek okunması gereken bir kitap Mülksüzler, Ursula K. Le Guin’in cesurca eksilerini ve artılarını yazdığı eleştiri kitabı. Sadece bakmıyor, alternatif bir dünyanın eksi ve artılarıyla yeni ve eskinin birleşimi olabileceğini gösteriyor.
“…Eğer hiçbir yön seçilmezse, eğer insan hiçbir yere gitmezse, hiçbir değişme olmaz. İnsanın seçme ve değişme özgürlüğü kullanılmamış olur, tıpkı insan hapishanede, kendi yaptığı bir hapishanede, içinde hiçbir yolun diğerinden iyi olmadığı bir labirentteymiş gibi…”
moon-to-earth
Bunları tarafsız bir şekilde artılarıyla ve eksileriyle kendi içinde tartıyor olmasından dolayı yazdığı gibi “ikircikli” bir ütopya. Çünkü her iki gezegen de ütopik dediğimiz kavrama uymuyor; yani ideal ya da kusursuz değil. Anarres de, devrimi esas alıp arkasında kusurlu bulduğu her şeyi bırakılıp gelinmiş gezegen de, uğraştıkları gibi kusursuz değil. Mesela baş kahramanımız Shevek’in geri dönüşlerinde anlattığı Anarreste, birlikte çalıştığı fizikçi Sabul’un, Shevek’in fikirlerini çalması da başka bir mülkiyetçiliğe giriyor ya da kendine sakladığı iletişim yolları da keza aynı şekilde. İktidar sistemi olmayan “ideal toplumda” bile hırs kendini göstermiş ve Le Guin’in ideal toplum değil ideal birey olur düşüncesini bize aktarmıştır. Bireyin her şeyden önce kendisinin ve toplumun önüne koyduğu duvarları yıkmasını söylüyor.
Bir duvar vardı. Önemli görünmüyordu. Kesilmemiş taşlardan örülmüş, kabaca sıvanmıştı; erişkin biri üzerinden uzanıp bakabilir, bir çocuk bile üzerine tırmanabilirdi. Yolla kesiştiği yerde bir kapısı yoktu; Orada yerin geometrisine indirgeniyordu, bir çizgiye bir sınır düşüncesine. Ama düşünce gerçekti. Önemliydi. Yedi kuşak boyunca o dünyada o duvardan daha önemli bir şey olmamıştı.
Devrim değişimdir. Devrim de değişir. Ancak değişirse devrim olabilir.

10 Ağustos 2015 Pazartesi

Kitap Yorumu - Marslı



Marslı
Andy Weir
İthaki Yayınları
415 Sayfa
Çeviri: Emre Aygün

Marsta bir hayatta kalma çabası, çağımızın modern Robinson Crusoe Mark Watney’ın ağzı hafif bozuk zorlu mücadelesini anlatıyor Andy Weir kitabında. İleri bir gelecekte biz dünyalılar Ares programı altında Marsa insanlı uzay aracı göndermeye başlamışız. Kitabımızın kahramanı Mark Watney de bu Ares III programında en düşük rütbeli astronot, botanikçi ve makine mühendisi. Gülünç olaylar diye adlandırdığı bir dizi felaket sonrası tek başına Marsta ve hayatta kalan Watney’in 400 gün yetecek yiyeceği, bol bol güneş enerjisi ve depolamak için hidrojen yakıt hücreleri, oksijen vericisi, su arıtıcısı, Hab çadırı var. Fakat dünya ile olan bütün iletişimini kendisinin mahsur kalmasına neden olan fırtınada kaybetmiş durumda ve bir sonraki Ares IV görevi 4 sene sonra. Oksijen vericisi bozulursa ölür, su arıtıcısı bozulursa ölür hiçbir şey olmazsa yiyeceği biter ve ölür. Buna rağmen o zamana kadar hayatta kalmalı ve Marsın en pozitif insanı olmalı yoksa Marsta ölen ilk insan olacak. Elbette kimse böyle ünlü olmayı istemez.

“Neresinden bakarsanız bakın, sıçmış durumdayım.”

andy-weir-turkiye415 sayfalık roman İthaki Yayınevi tarafından raflara kazandırıldı ve Goodreads sitesinde 2014’ün en iyi bilim kurgu romanı seçildi. Eğer kitabı okursanız neden olduğunu anlarsınız. Hikaye anlatımı için gerçeklikten ödün vermek zorunda kalsa da Weir, çoğu teknik ayrıntıyı bilimsel olarak tutarlı yazmaya çalışmış. Bir çok matematiksel ve biyolojik detaylarla yoğrulsa da genel olarak boğulmuyorsunuz ve kendinizi kitabın içinde bulabiliyorsunuz. Bilim kurguya aşina olmayan bir kesim için kitabın bir bölümü sıkıcı gelebilir, kurgunun büyük kısmı “bir sorun yaşa düzelt ve bunun tekrarından” oluşuyor. 400 küsur sayfalık kitap için gereksiz kurgu fazlalığı olmuş ve bana kalırsa kitabın eksiği buydu. Fakat teknik bilgiler aklınızı yoruyorsa her zaman canlandırmaya geçebilirsiniz, en azından Mark’ın ne yapmaya çalıştığını hayal etmeniz kitaba yeniden odaklanmanıza yeterli olacaktır.
Asıl güzel olan kitabı sadece tek kişinin bakış açısından okumuyoruz. Aynı zamanda dünyadakileri, oradaki haberleri alıyoruz ve Watney’in mürettabatını, bununla nasıl başa çıktığını -kısa ama olsun- okuyabiliyoruz, bu da hikayeyi tek düzelikten alıp başka bir konuma sokuyor.
Başrolünü Matt Damon’un oynadığı aynı isimli film 2 Ekim’de gösterime girecek. Filmini izlemeden önce okumak isteyenler acele edebilirler çünkü çok az kaldı!


IMG_20150424_173450